Alıngan Ahtapotlar

0
116

İnsanları birbirinden ayıran en önemli özelliklerden birisi kuşkusuz huyları ve karakterleridir. Her birimizin hayata karşı duruşumuz farklıdır. Bazılarımız risk almaktan çekinmeyiz, bazılarımız pimpiriklidir, kılı kırk yararız. Kimimiz en kalabalık ve yabancı ortamda hemen iletişime geçer, arkadaşlıklar kurarken; kimimiz o kalabalığa girmeye bile çekinir, bir köşede büzüşür kaçmaya çalışırız. Bazı şoförler trafikte en ufak tartışmada levyeyi kaparak kavga etmeye koşarken; bazıları öfkelenmez, ara bulmaya çalışır, sağduyudan ayrılmaz.

Karakterin ve huyların pek çoğu doğuştan beraberimizde gelir. Bebeklerin pek çok davranışı, büyüdüklerinde de kişilik özelliklerini oluşturur.

Peki, hayvanların da karakteri olabilir mi sizce?  Bir hayvan diğer bir türdeşinden ayrılır mı?  Hayvanların yalnızca içgüdüleri ile hareket ettiği bilinir. Acaba gerçek durum böyle midir? Hatta yalnızca memeliler değil omurgasızlar ya da balıklarda da huydan ve kişilikten bahsedilebilir mi?

Psychology Today dergisinin son sayısı böylesi ilginç bir olayı incelemiş uzun bir makale ile. İki çakalın davranış farklılıklarını karşılaştırıyor, sonra bunu diğer hayvan örnekleri üzerinde sürdürüyor. Bu makalede yazılanları sanırım evcil hayvan besleyen okurlar daha iyi anlayacak.

Hayvanların kişilik yapılarını inceleyen birkaç araştırmacı var. Pek çoğu biyolog kökenli. Stanley Gehrt, Kaliforniya’daki çakalları inceliyor. Bunlardan bir tanesi, beraber hareket ettiği çakala hiç benzemeyen erkek çakal. Yaban hayat parkından şehir tarafına geçmek için oldukça işlek bir yolun geçilmesi gereklidir ve cesur çakal her seferinde geçer o yolu, eşine inat. Hiçbir çakal bu davranışı tekrarlamamaktadır. Korkaklar kendi bölgelerinde kalarak var olan yiyeceklere razı olurken, cesur çakal her seferinde yeni ve zengin yiyecek kaynakları bulmaktadır. Bir hastanenin bahçesindeki kuğular da dahil. Bunun sonucu bir araba tarafından ezilme ile sonuçlanır ama cesur ve tok bir çakal olarak.

1960’lı yıllarda önce şempanzeler üzerine yapılan araştırmalar, onların birbirinden farklı yaradılışta olduklarını gösterir. Bunun üzerine akademik dünyanın ilgisi bu yöne doğru kayar.

Örneğin davranış ekolojisti Andrew Sih, inceledikleri neredeyse her türde farklı davranış özellikleri gördüklerini aktarmaktadır. Çeşitli durumlar karşısında verdikleri farklı tepkileri ve tahmin edilemezliği.

Öyle ki, dev okyanus ahtapotlarının bile farklı davranış kalıpları ortaya çıkıyor yapılan gözlemler ve testler neticesinde. Her biri akvaryumlarda farklı davranış biçimleri gösteriyor. Genel itibariyle üç karakter grubunda toplanabiliyorlar: utangaçlar, pasifler ve saldırganlar.

Bizden de örnekler var. Bir veteriner hekim arkadaşım, kliniğe gelen iki kardeş kediden bahsediyor. Kedilerden biri kendi deyimi ile aristokrat bir kadın gibi, kırılgan. Sahibi azıcık kızsa yerin dibine giriyor. Diğeri bir o kadar arsız, kapıdan kovsan bacadan buluyor yolunu.

Şırnak’ta görev yaparken bir muhabbet kuşu edindim. Yalnızdım ve çevremde gördüğüm örneklerdeki gibi yalnızlığımı paylaşacak bir kuş olsun istedim. Ne mümkün. Asla yanıma yaklaşmadı, asla elimden yemedi, tek kelime öğrenmedi. Yetimhanede büyümüş, saldırgan bir ergen gibiydi.

Tabii bu farklı kişilik özellikleri, hayvanların farklı kaderlerini beraberinde getiriyor. Örneğin çekingen yengeçler belki düşmanları tarafından fark edilmiyor ve akşam yemeği olmaktan kurtuluyor. Ancak kendini göstermedikçe bir eş bulma şansı da ortadan kalkıyor. Bazen hiç çiftleşmeden ölen yengeçler söz konusu olabiliyor.

Yaşam şartları da hayvanların karakterlerini etkileyebiliyor. Tehlikeli avcıların bulunduğu bir ortamdaki diken sırtlı balıklar daha cesur oluyor. Dahası, daha cesur balıklar, diğer türdeşlerine karşı daha saldırgan bir hal alıyor. Saldırganlık, dozunda olduğunda çiftleşmek için bir avantaj olabilir. Ancak abartan baskın bir erkek su böceği, havuzdaki dişi erkek herkese saldırdığından kendisi dahil kimse çiftleşemeyebiliyor. Türün devamı için bir tehlike ortaya çıkıyor. Zaten hayvanların optimal davranışları gösterdiği teorisi de doğrulanamıyor. Karakter özelliklerinin güdümünde çok aşırı davranışlar gösterebiliyorlar. Normalde zengin bir besin kaynağı olduğu için erkeğini çiftleşmeden sonra öldürüp yemesi gereken dişi örümcekler, kimi zaman dayanamayıp çiftleşmeden önce de erkeğini yiyebiliyor.

Hayvanların bebekliğinde maruz kaldıkları farklı davranışlar, ilerleyen yıllarda karakter bozukluklarına yol açabiliyor ve tür özelliklerinden uzaklaştırabiliyor. Örnek mi? Bebekken yaşlı bir kadın tarafından evde bakılmaya başlanan bir av köpeği, birkaç yıl sonra kadının ölmesi ile sokakta kalıyor. Bir adam bunu av köpeği olarak eğitmek ve kullanmak istiyor. Ancak hayvan azıcık kirli bir kaptan su dahi içemiyor. O denli vahim yani. Yine üç köpek yavrusu üç ayrı aileye veriliyor. Bunlardan biri oldukça zengin bir kadın. Sürekli bakım, özel tıraşlar, kıyafetler. Sonra bir araya getiriliyorlar. İkisi gayet oyuncu, tür özelliklerini gösterirken kokoş olan sahibinin kucağından bile inmiyor, tıpkı bir kadın çantası gibi.

Bir başka örnek ise acımasızca dövüştürülen köpeklerden. Köpek daha saldırgan olsun diye bebekliğinden itibaren karanlık bir odada tutuluyor. Bu öylesine bir korku yaratıyor ki, karanlıkta kaldığı anda ağlamaya, inlemeye başlıyor. Karanlık korkusu tüm benliğine yerleşmiş. Tedavi edilmesi yıllar alıyor.

Yaşlanmak da karakterler üzerinde değişimler yapıyor. Gençliğinde oldukça saldırgan olan şempanzeler, ilerleyen yıllarda baskın hallerini ve saldırganlıklarını terk ediyorlar. Daha az saldırganlaşıyorlar. Bizim saçlarımızın beyazlaması gibi onların da postları beyazlıyor. Bu da ayrıca bilge bir görünüm veriyor olmalı.

Hayvanların karakter halleri böyle. İlginç geldi mi? Fakat ben veteriner, biyolog ya da psikolog değilim. Öyleyse neden yazdım bunları, öyle değil mi?

Etologlar, etoloji ile uğraşan bilim insanlarıdır; yani hayvan davranışlarından yola çıkarak insanı anlamaya çalışan kişiler. Desmond Morris bunlar arasında en önemlilerinden biridir. Uzun yıllar Londra Hayvanat Bahçesi’nin yöneticiliğini yapan Morris, başta “Çıplak Maymun” ve “İnsanat Bahçesi” olmak üzere pek çok başarılı kitap yazmış, eserler vermiştir.

Biz de biraz etologluk yaparak, insanı anlamaya çalışalım.

Bizim tüm eğitim sistemimiz tek tip insan yaratmak üzerinedir. Çok sevgili hocam Dr.Cengiz Tavukçuoğlu’nun bir hikâyesi var. Ormanda okul açılmış. Öğrencileri kartal, yunus ve çita. Bunlara bir yıl eğitim vermişler ve sonra da bitirme sınavına sokmuşlar. Sınavda her birinin geçmesi gereken üç test var: koşmak, yüzmek ve uçmak. Okullarımızda ve ailelerimizde eğitim anlayışımız aynı böyle gerçekleşir. Her çocuğun bir birey olduğu ve farklı kişilik özellikleri ile yeteneklere sahip olduklarını dikkate almayız. Herkes doktor olmalıdır, mühendis, asker, vs. Çoğu zaman çocuğun fikri bile alınmaz. Bir ahtapot kadar olsun farklı kişilik özellikleri sorgulanmaz. Sonuç? Hastanelerde mutsuz doktorlar, sayıların içerisine hapsolmuş ressamlar.

İnsan, rengarenk bir bütünü oluşturur. Bizi bir diğerinden farklı kılan işte bu farklı kişilik özelliklerimizdir. Bir arkadaşınızı çok sever, diğerinden zerre kadar haz etmezsiniz; nedeni karakterleri ve huylarıdır. Bizim kafa yapımız hep ormanı görmek üzerine kuruludur. Ağaçları seçmez, manzaraya dalarız. Oysa her biri ne kadar farklıdır birbirlerinden. Eğitim ne kadar bireye indirgenebilir, bu elbette bir takım kısıtlara sahip ve sorgulanmalı. Özellikle hangi seviyede ne kadar olacağı. Temel eğitim uzun yıllar boyunca tek tip devam ediyor. Ben hiçbir ilkokul öğretmeninin çocuğun kişilik özelliklerine göre ödev verdiğini görmedim, işitmedim. Hepsi akşam olduğunda sayfalar dolusu ödevi beraberlerinde getiriyorlar. Bir sürü matematik alıştırmaları. Çocuk aklından şiirler yazıyor, ama önünde sayılar üzerine üzerine geliyor. Bilmem ne demek istediğim anlaşıldı mı?

Yeni doğan daha ana karnında başına gelen her şeyi, duygularını limbik hafızaya kaydediyor, yani duygularımızın merkezine. Bu kayıt bir buçuk yaşına kadar devam ediyor. Ondan sonra üst beyin defterini açıyor ve kayıt başlıyor. Üstelik çocuk altı yaşına geldiğinde, beyni yetişkin beyninin %90’ına ulaşıyor. Yani o küçücük yaşlarda ne yazarsak o kalıyor. Tıpkı karanlıktan korkan köpek gibi, tüm korkularımıza, nedensiz kaygılarımıza, dengesiz davranışlarımıza, bağımlı kişilik yapılarına o evrede sahip oluyoruz. Farkında olarak ya da olmadan, çocuklara karşı davranışlarımız, onların kişilik yapılarını şekillendiriyor. Evet, çocuklar biyolojik bağları olan kişilik özellikleri ile dünyaya geliyorlar ama bir de beyaz levhayı beraberlerinde getiriyorlar. Biz işte o levhaya ne yazarsak o kalıyor, bir ömür peşlerini bırakmadan.

Bizim levhamızda neler yazılı? Bizler başka levhalara neler yazıyoruz? Biraz da bunun üzerine düşündürmek istedim.