Kaybolduğunu Kabul Etmek

0
160

“Kaybolduğunu kabul edenin, kulesi içindedir…”                                                Emrah AKÇAY


Bir zamanlar pilotaj eğitimindeyken elenen bir arkadaşımdan dinlemiştim. Eğitim esnasında yalnız başına uçmaya başlayan yani yalnıza kalan pilot adayları ilk başlarda GPS gibi elektronik aletler yardımıyla değil, görerek ve yön duyguları ile içgüdülerine güvenerek yönlerini bulurlar ve görevi tamamlamayı müteakip piste geri dönerlermiş. Bu göründüğünden daha zor bir eğitimmiş çünkü alçaktan uçtukları için yer daha hızlı bir şekilde altlarından kaymakta ve bazen yön tespitine yarayacak bir nirengi noktası bulmak oldukça meşakkatli bir iş olmaktaymış. Emercensi (emercency) dedikleri acil durum eğitiminin bir kısmı da bu yön bulma olayı ile ilgiliymiş. Pilot adayı uçuş esnasında, eğer yönünü kaybeder de pistin yerini bulamazsa uygulaması gereken bir sıra prosedür öğretilirmiş. Yönünü kaybettiğini anlayan ve yakıtı tükenmeye başlayan pilot adayının önce kaybolduğunu kabul etmesi lazımmış. Kuleye “kayboldum” şeklinde bir çağrı gönderdiği zaman kule kendisini radar yardımı ile yönlendirir ve salimen uçağı piste indirmesini sağlarmış. Ancak kaybolduğunu kabul etmezse bu prosedür bir süre daha başlamazmış. Uzun sözün kısası; bu arkadaşım kulenin çağrılarına rağmen kaybolduğunu hiç kabul etmemiş çünkü pilotluktan elenmekten korkmuş, ısrarla kaybolmadığını beyan etmiş. Fakat öyle bir kaybolmuş ki uçağı İzmir/Çiğli yerine uygun olmayan başka bir piste indirmiş, doğal olarak da pilotluk hayatı orada sona ermiş..

Bu örneği hayatımıza nasıl uyarlayarak bir ders çıkarabiliriz? Kaybolan pilotla nasıl bir bağlantımız olabilir? Birkaç örnek verildiğinde konu daha net bir şekilde anlaşılacaktır.

Sigara tiryakilerini ele alalım. Tiryakilerin birçoğu bağımlı olduklarını kabul etmezler, aslında istedikleri zaman sigarayı bırakabileceklerini beyan ederler. Hepsi de vaktiyle birkaç gün ya da hafta sigarayı bırakmışlardır ancak yerine ikame edecek bir şey bulamadıkları için bırakmamışlardır. Velev ki bağımlı olduklarını kabul etsinler; beyin yeni oyunlar bularak yeni mazeretler üretmekte gecikmeyecektir. Bu defa da aslında sigarayı çok sevdiklerini, sigarayı gerçekten içmek istedikleri için içtiklerini anlatacaklardır. Sigarayı bırakmayı hiç düşünmemişlerdir. Kimisi light sigara içmektedir ve fazla zararı yoktur. Kimisi zaten az içmektedir. Velhasıl herkesin beyninde hazır bir takım mazeretler mevcuttur, ama gerçekten bırakmak isteyip de bırakamayan oldukça az sayıdadır (!).

İlişkiler de böyledir. Kimi evlenemez, çünkü bekârlık tam da ona göredir. Kendisine kendisi bile tahammül edememektedir. Bir başkası nasıl tahammül edecektir. Kimisi renkli hayatını bırakmak istemez, kimisi bir erkeğin ya da kadının kahrını çekmek istemez. O tek başına yaşamak için yaratılmıştır. Özgürlük insanıdır, vs, vs. Her türlü mazereti beyninde kalıplar halinde hazırdır, sadece ileriye dönük bir ilişkinin sorumluluğunu almaya cesaret edememiş kişi sayısı yine oldukça az gibi görünmektedir.

Ya obezite? Bir defa adam şişman ve mutludur, kime ne?  Zaten bütün şişmanlar mutlu ve pozitiftir. Şişman ve mutlu olmayı, zayıf ve mutsuz olmaya tercih eder. Su içse kilo almaktadır. Hatta suyun kalorisi sıfır olmasına rağmen kilo almayı başarmaktadır. Kemikleri kalındır. Evlenen herkes zaten kilo almaktadır. Otuzu geçtin mi kilo almak kaçınılmaz olduğu gibi, geri vermek neredeyse imkânsızdır. Doğum kilolarını bir türlü verememiştir (çocuk ilkokula başlamasına rağmen!). Spor yapmaya hiç vakit olmaz. Hâlâ o mucize ilacı bulamamıştır ki birkaç günde hapı yutup kilolardan diyetsiz sporsuz kurtuluversin. Daha neler neler.

Bunu alışkanlıkların her alanına uygulayalım, her yerde beynin benzer oyunlarına rastlayabiliriz. Çünkü alt beyin alışkanlıklar ile yolunu bulmaya meyyaldir. Dünya ne kadar değişken, ne kadar tehlikeli, ne kadar anlık ise, alt beyin (limbik sistem) hayatta kalma şansını arttırmak için o kadar alışkanlıklara güvenmek zorundadır. Beyin hayatı kalıcı tutmaya çalışır, bunu için de alışkanlıklar geliştirir. Bir alışkanlığın beyinde oluşabilmesi için snaps dediğimiz beyin hücreleri arası veri akışını sağlayacak bağlantı yollarının oluşması gerekir. Snaps ne kadar ince ise alışkanlık o kadar azdır, iki günde spor yapmaktan bıktığınızı ve bırakmak için beyninizin ne mazeretler uydurduğunu düşünün. Her zaman sol bileğinize takılı olan saatinizin sağ bileğe takıldığında ne kadar eziyet verdiğini, nasıl ağır geldiğini düşünün ve bunun nasıl eski kolunuza geri dönmek için çabaladığını hayal edin. Bilim adamları bunların hepsinin sebebini zayıf ya da hiç olmayan snapslar olarak belirlemişlerdir. Bir snapsin oluşması için gerekli olan süreyi NLP (Neuro Linguistic Programming) ile uğraşanlar 21 gün olarak belirlemektedirler. Bunun anlamı, bir alışkanlığın kişide oluşması için 21 gün aynı şeyi yapması gereğidir. 21 günden sonra artık her geçen gün o snaps kalınlaşır ve alışkanlık daha kalıcı bir hal alır. Buna sigara alışkanlığını da sayın, bir kişiye olan alışkanlığı da ya da spor alışkanlığını da.

Tüm bunları neden anlattım? İşte biz bu alışkanlıkların girdabına kapılmış giderken, kendi içsel yolculuğumuzda yolumuzu bulmamız, aynen o pilot adayı örneğinde olduğu gibi olanaksızdır. Hayat hızla altımızdan kayıp giderken, bizim bir nirengi noktası yakalamamız mümkün görünmez. Oysa içimizdeki kule durmadan sinyallerini yollar:”Kayboldun mu dostum?” Beynimiz, aynen havaalanının kulesi gibi milyarlarca veriyi aynı anda işleyip sonuçlar çıkarabilir. Olağanüstü ve mucizevî bir kapasitesi vardır. Yaşadığımız medeniyeti kuran beyni düşünün. Dünyanın en güçlü silahıdır. İşte bu kule bizi hep havaalanına, yani başladığımız noktaya dönmeye çağırır. Sigaraya hiç başlamadığımız ve bir anlamda (örneğin koku alma duyusu) süpermen olduğumuz günlere. Obez olmadığımız, eğilip ayak parmaklarımıza dokunduğumuz günlere. Hareketli olduğumuz günlere. Kule bize seslendikçe ona yanıt veririz:”Hayır, kaybolmadım”. Kaybolmadım dediğimiz işte tam da yukarıda saydığım mazeretlerin metaforudur. Pilot adayı elenme korkusuyla bunu yaparken biz ise başarısız olma korkusuyla bunu yaparız. Çünkü bizim kültürümüzün içsel yolculuk macerası çok gerilerde kalmıştır. Çünkü bizde yolculuğa, gidiş yoluna puan verilmez, çekilen cefa kutsanmaz. Üniversiteyi kazanırsın ya da kazanamazsın. Sınavdan tam not alırsın ya da alamazsın. Golü atarsın ya da atamazsın. Çocukluktan gelen böylesi bir şartlanma bizi içsel yolculuğa çıkmaktan caydırır. Zorlayıcıdır çünkü o yol. Harpte ikinciye ödül yoktur. Ya başaramazsa.

İletişim kurmak dediğimizde basmakalıp “kaynak-mesaj-kanal-alıcı” formülü hep alıcı olarak ikinci bir şahsı bulmaya bizi yönlendiriyor. Oysa kendi benliğimizle yani içimizdeki uçuş kulesi ile iletişim kurabilmemiz öylesine önemli ki. Bugünden itibaren artık bahaneler bulmaktan vazgeçelim. İçimizdeki kule ile iletişime geçelim. Önce kaybolduğumuzu kabul edelim. Bırakalım içimizdeki kule işini yapsın, radarda bizi bulsun ve pisti bulmamızı sağlasın. İniş hatalı mı oldu, olsun, içsel yolculuk böyledir işte. Hata yaptıkça bizi güçlü kılar. Bir şans daha verelim kendimize, bir daha, bir daha. Yeter ki mazeretler uydurmaktan vazgeçelim ve o coşkulu yolculuğa kendimizi kaptıralım. Kaybolduğunu kabul edenin kulesi içindedir. Duruyor musunuz hala?

                                                                                                             EMRAH AKÇAY